“Aynı şey içimizde, diriyle ölü, uyanıkla uyur, genç ile yaşlı, biri olur öbürü, öbürü biri.”
Zihnin kendinden uzak kavramlarla, olaylarla meşgul olması, hayattan alınacak tadı üst seviyeye taşıyor. Kendi ekseni etrafında sürekli aynı açıyla dönmek yaşanılan her şeyi sığ bir hale getiriyor. Ufkun genişlemesi, kalbin ferahlaması, açık ve sonsuz bir düşünce denizinde yüzmekle başlıyor.
Ucu bucağı olmayan, kıyıları görünmeyen ve sınırları çizilmemiş bir zihnin keşfedebilecekleri de sonsuz büyüklükte oluyor. Bedenin hafiflemesi, ruhun mutlak bir doygunluğa ulaşması hali insanda tamamlanmışlık duygusunu da beraberinde getiriyor. Bu duyguyu tam anlamıyla yaşayabilmek için günlük düşünce rutininden, kısıtlı çevre şartlarından olabildiğince soyutlanmak gerektiğine inanıyorum. Sevdiğim, beni mutlu eden ne varsa her gün gördüklerimin zıttı olarak zihnimde beliriyor. Öze dönmek, benliğinin farkına varmak ve bunun sonucu olarak algıyla birlikte yorum gücünün genişlemesi insanın tamamlanması için bir ön koşul olsa da zaman zaman kendinden uzaklaşmanın yaratıcı bir zihin için sağlıklı olacağını düşünüyorum. Çünkü ekseriyetle kendine dönen algılar ve düşünceler bir süre sonra tarafsızlığını yitirebiliyor. Emredici, kısıtlayıcı ve yasaklayıcı fikirler yalnızca yıkımı hatırlatıyor. Kendi düşünce dünyamda bir otorite oluşmasına izin vermiş oluyorum. Bakış açım daraldığında sadece varlıktaki değil kelimenin doğasındaki zıtlığa bile tahammülüm kalmıyor. Tahammülsüzlük, hoşnutsuzluğu ve umutsuzluğu besliyor. İşte tam bu noktada hayatın olağan akışı dayanılmaz bir şekle bürünüyor. Fikirlerin sarsılmazlığına olan inancı yıkmak zorlaştıkça içinde büyüyen nefret, öfke, kalıp düşünceler kök salmaya başlıyor. Üstelik asıl problem kök salması da değil, yerleşik olanı değiştirmenin olanaksızlığı. Bu imkânsızlığı görüp değiştiremedikçe daha fazla uğraşmak istemiyorsun. Bütün bu zehirli duygu ve düşüncelerle yaşadıkça hayat cesaret kırıcı bir hal alabiliyor. İşte bu yüzden zihnimdeki kavramların, tanımların ve sözcüklerin zıddını hayal ettiğimde farklı bir dünya yaratabiliyorum. Bunu inancın sarsılması ya da ilkelerin tarumarı olarak tahayyül etmeye gerek yok. Aslında böyle düşünmek inancı da ilkeleri de sağlamlaştırıyor. Düşüncenin doğasında olan gereksiz süslerden, dikenlerden temizlenmesini sağlıyor. Fikirlerdeki duruluk, konuştuğum dilin sözcüklerinde, ses tonumda, tam anlamıyla ruhumun bambaşka bir formda hayat bulması demek.
Kendini bulduktan sonra özden uzaklaşmak, onu belli bir mesafeden izlemek –tarafsız olmasa bile- fosilleşmiş bir içyapıdan iyidir. Yıkılması mümkün olmayan yargılar yüzünden kendini imha etmek yerine yavaş yavaş inşa etmek ruhu da doyuran bir eylem. Üst üste koyarken birbirine karışmadan yalnızca yan yana duran zıtlıkları sonradan yıkmak gerekmiyor. Birlikte de var olabilirler. Ve bu varoluştan üretimi destekleyen yenilikler çıkması yaşam boyu bizi daha yaratıcı kılar.


😉👏👏👏💐